tuzbuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tuzbuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2010 Cumartesi

Güneş yıldızların en parlağı...














Perişanlarım yukarı bakın. Güneş sizler için hüzmelerini çıkarmış. Artık kurbağa yağmıyor üzerimize. İlaçlar yok artık. Gizlenmiş duygular, göstermelik ilişkiler yok. Bu yeni gün kamaştırmış hepsini. Her hüzme bir hikayeye ışık tutuyor, her hikaye bir hayata...

Penceremden üfleyen rüzgarı yüzümde hissederken sırtımı yatağıma yaslıyorum son bir kez.

Sonra hayata karışıyorum.

Sen, ben, o, hepimiz oradayız, yürüyoruz ağır adımlarla...

25 Ocak 2010 Pazartesi

I Am Love
























"Aşk sensin" demişti bir arkadaşım. Ben pozitif enerji ve reiki ile barışamadım sonraları. Yani zihnim epey zedelenmiş bu yaşa gelene kadar, artık çok geç olmuş. Yine de yüreğimi bir ben bilirim, bir de perişanlarım. Bugün yine bir rüzgarlıyım. Hayırlara vesile olsun.

21 Ocak 2010 Perşembe

I Thought I Was Over That





















Şunu farkettim ki, Lali Puna beni hiç yüzüstü bırakmıyor. "Onu" dinlerken hiç perişan olmuyorum. Mesafeli olduğu kadar samimi. Her dem...

18 Ocak 2010 Pazartesi

Gloomy Monday














Kendi kendime tekrarlıyorum: ondan bir şey beklemeyi bıraktığın noktada hem kendini hem de onu özgür bırakmış olacaksın. Ama bu gelgitler düğümlüyor beni her geçen gün. Yaralarım üstün körü sarılmış bir halde başladığım noktaya geri dönüyorum. Bugün boğazım perişan. İçtiğim sigaralar ne boğazıma yarıyor ne mideme. Bu da yetmezmiş gibi düğüm düğüm. Sen ölmüşçesine ağladım. Hala neyi çözemedi bu boğazım ?!

Yatağımın yanındaki duvar o kadar soğuk üflüyor ki geceleri, delirme pahasına istiyorum ara ara karabasan gibi beliren bedenini yanıbaşımda. Önceleri ter içinde uyanıp kulağımdaki fısıldaşmalarımızın karanlığın içinde yitip gitmesini izliyordum. Sonra bedeninin ağırlığını yanımda hissetmeye başladım bazı geceler. Sabahın ilk ışıklarına daha varken telefona sarılıyordum, belki diye...Şimdi sadece soğuk duvar var. Çocukluğumun soğuk gecelerini yüzüme üfleyen.

Herkes bu halkanın bir çengeli ona şüphem yok. Kimisi güçlü, kimisi zayıf, kimisi vurdumduymaz...Bunu da kendi kendime tekrarlıyorum. Yine de her hikaye farklı. Benim hikayemin yarım kalmışlığı, kullanılmışlığı beni bu denli düğümleyen. Tek başıma tamamlayamam bu hikayeyi. Senden beklemeyi bırakabilirim, evet. Deneyebilirim en azından. Başaramazsam tek avuntum senden istediğim söz olur. Hani şu her şeyin bittiği an, seni son gördüğüm an, gözlerim nemli kulağına fısıldadığım, hikayeye son noktayı koyacak olan söz.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Korkunun Korkusu



















Bugün içimi bir korku sardı. Hep vardır bu korku, ara ara yoklar. İlkin ölümü farkettiğinizde başlar. Anlarsınız ki, kontrolünüz dışında kayıplar vereceksiniz. Adım adım tüm hayatınızı bu korkuyu unutturacak şeylerin peşinden koşmaya odaklarsınız. Kimisi için iş, kimisi için aşk, kimisi için arkadaşlık, kimisi için dostluk, kimisi için aile, kimisi için sex, kimisi için çeşitli hobiler bu koşuşturmanın öznesi olur. Bu özneler sayesinde mevzu bahis korkuyu derinlere bir yere gömer, bu kısa süreli yolculuğun tadını çıkarmaya çalışırsınız. Zalim hayat kendinizi tüm benliğinizle odakladığınız bu özneleri zaman zaman ortadan kaldırmasını da bilecektir. Hatta bazen hayatınız bu öznelerden daha çok zincirleme isim tamlaması denli bir talihsizlikler silsilesine dönüşecektir.

Bu dönüşümü yaşıyorum ben de bir süredir. Ve dün olanlar oldu. Aramızdaki son bağ koptu. Elime bıraktı kopan ipi ve gitti. Öptü, sarıldı, güldü, gönül okşadı, güzel sözler sarfetti. Ama neye yarar bu saatten sonra ? Gitti, göz göre göre.

Ürperten satırlar aklıma dizildi, fısıltılar dolaştı zihnimde: "When I am with him, I feel, yes I am living. And when I am not with him , yes everything seems sort of silly."

Yine yarım kaldı, yine yarım kaldım.

Hayat bizi ayırmakta hep hızlı, bir araya getirmekte hep yavaş davrandı.

9 Ocak 2010 Cumartesi

Havuzda Perişan

















Dün akşam öylesine içilmiş ki, Algonquin yuvarlak masa ekibi görse gurur duyardı. Sabah sabah bünyede akan alkol az sonra kendimi durgun sularına bırakacağım havuzun klor seviyesini sarsacak denli perişan bir seviyede. Olur da yüzerken git gide inen kaslarım da isyan ederse bırakırım kendimi suyun derinliklerine. Sessiz bir mavi olurum. Belki dün akşam attığım "sex istiyorum bu bir sorun değil mi" mesajımın karıncalanmaları beynime girmez o sessizlikte.

Belki alır beni bir derinlik sarhoşluğu, götürür uzaklara. Belki uzaklar iyi gelir, arkadaşıma iyi geldiği gibi. Belki ona söylediğim nasihatları kendim dinlerim. Cevaplarını bildiğim soruları sormayı bırakırım, "belki"leri terkedip giderim.

7 Ocak 2010 Perşembe

Bin Pişman Bir Perişan

















Aldığım yatıştırıcı etkisini gösterene kadar sizlerle olmaya çalışacağım perişanlarım. Sonra parmaklarım hafifleyecek ve şu an yazmakta olduğum klavyeye güçleri yetmeyecek. İşte o zaman uzanıp gözlerimi kapayacağım. Yatıştırıcı aldım ki beni kemirmesin gece gece, yalanlarını sindireyim, sahte tebessümünü, tatlı dilini görmezden gelebileyim. Öteki türlü olmuyor, ceplerimdeki taşlar ağırlaşıyor, midem ağzımda atıyor.

Göğsümün ağrısı sırtıma vurmadan öylece uzanayım bir süre. Belki bu sefer başka bir yerde uyanırım, belki hatta unutmuş uyanırım ya da belki hiç uyanmam sonsuz bir düşün izinde...

5 Ocak 2010 Salı

Şuursuz Adam

















Günaydın perişanlarım. Sabah kahvenizi içmeden üzerinizdeki perişanlığı atamazsınız bilirim. Soğuk ve acı bir kahvenin tek yudumuna bile fit olacak denli perişansınız malum. Dün akşamdan beri beni de aldı bir perişanlık. Lucrecia Martel'in "Kafasız Kadın"ı denli perişanım. Kadının delikli hafızası benim delikli uykuma dönüştü. Arada uyandım, çamaşır makinesindeki çorapların suyunu sıkıyım dedim, olmuyor. Bön bön baktım tuşa, tekrar tekrar basıp. Olmadı. Meğer kapağı açma tuşuna basıyormuşum. O kapak açılsa ev perişan. Dedim: kafasız kadından perişan oldun şuursuz adam. İş günü mü, uykusuzluk mu, film mi, telefondaki ses tonu mu neden oldu bilemedim.

Uyumuşum. Tozlu raflardan bir rüya. Uzun zamandır görmemiştim, özlemişim. Sırtından sarılıyorum. Çevredekiler şaşkın, perişan. Bu sarılma da neyin nesi ?! Dünyam durmuş benim, en sevdiğim gidiyor. Nasıl sarılmam, ey perişanlar ?! Nasıl bırakırım onu !? Adımları nasıl durdu ben ona sarıldığımda, gördünüz mü ?! Uyanın hadi ! Bugün yeni bir gün.

3 Ocak 2010 Pazar

Başlığın Senin Olsun

















Gelin perişanlar, gelin. Duyun sesimi, kulağınıza fısıldarken. Tokyo'ya gidecekmiş can dostum, beni buralarda bırakıp. Bir başıma kalacağım İran sigaracıklarımla, perişan kalacağım. Sesim çatlak, yüzüm yeni yılın bana hediye ettiği karaciğer paslanmasına işaret eden döküntülerle kaplı.

Münzevi bir düşkün, aşık bir dost, kayıp bir arkadaş olacağım. Beni düğümleyen 2009'u geride bıraktığım gibi, yeni gelen 2010'a da yüz vermeyeceğim, perişan olsun benden beter, eteklerime kapansın.

Benim rüzgarlarımın tek yöne estiğini kulağına fısıldasam bana inanır mısın, ey perişan !?

30 Aralık 2009 Çarşamba

Aliye Perişanlar Diyarında
























Perişan bir hafta yeniyıl öncesi. Kısa anlar kurtarıyor günü, hayatı. İşte bunlardan biri:

Geçenlerde S ile yürüyoruz. Berlin günlerini anlatıyor. İkidir kiraladıkları evi teslim eden kişi aynı kız, bildiğin İngiliz punk'ı diyor. Adı Alice. Evi teslim ederken İngilizce'yi ne derece öldürdüğünü anlatıyor; you know, whatever... Alice İngilizcesini biz Türkçemizi öldürüyoruz, tüm diller ölünce Latince ile yeniden doğar mıyız dersiniz ?! Neyse, Alice gitmeden önce sergime gelin diyor. Serginin adı EAT MY WONDERLAND ve ekliyor: you know my name is Alice...

Mina Mazzini
























Bu kadın hepimizden perişan, allah kahretmesin ! Dün yarım şişe martini bitirdim, tekrar tekrar dinlerken.

Sonra Lugano'ya uçtum rüyamda. Havalimanından ayrılırken sevdiğimin ellerini öptüm, ağladım, yapamayacağım dedim ve uçtum. Lugano'da kalabalığın arasında bir kafede buldum onu. Ellerini öptüm ağlarken. Tek kelime İtalyanca konuşamadım rüyamda.

Perişanım, perişansın, perişan.

Bir kadının gözyaşları denli nüktedan olun, el öpenleriniz çok olsun.

Hepiniz için gelsin, viva lei...

29 Aralık 2009 Salı

Ah Ah Nükhet Seza Ölme Ne Olursun
























Günlerden pazar, babaanne kazağımla mutfağa girdim. Gözlerimin altı halka. Her zamanki gibi nemliler. Ne yapmaya geldim mutfağa tam bir muamma. Bir şeyler mi yiyeceğim, odamda ağlamayayım mutfakta mı ağlayayım, neden, neden ?!Derken tezgahın üzerinde bir şeyler yapıyorum, cumhuriyet derginin açılmış sayfasından biri bana bakıyor ya da ben yakaladım o bakışları.

Biyografiyi okuyorum bir yandan sızlayan burnumu çekerken. Gözyaşlarım kurudu, iliğim de bir bakışta. Bu kim, bu kim ?! Hırvat bir yazar, 68 doğumlu yazmışlar. Olamaz diyorum. Bugünün kemik yapısı, bu resim de yeni besbelli. Ne 68'i derken 35 yaş altı ödülünü görüyorum kazandığı. Hah diyorum şimdi oldu...

Bugün google'lıyorum o bakışları. Karşımdalar yine. Bildiğin 84 doğumlu...

Ah diyorum ah Nükhet Seza ölme ne olursun.